Kendine acımayı bırakarak elinde ki viski bardağını meşeden yapılmış bar tezgahın üzerine bıraktı. Eski bir bar tezgahıydı bu. Kim bilir neler görmüş geçirmiş, kimler üzerine kusmuş ve adını kazımıştı. Ama o anda sarhoş olmanın eşiğinde olan adam için bu sorular cevapsız kalsa da önemli değildi çünkü, o kendinden ve dünyadan o kadar nefret eder bir hale gelmişti ki, son bir aydır nefret ettiği yerlerden bir tanesi olan bu bara gelip, tezgaha yaslanarak içki içmek ve Jukebox’ın başında kilere “Bir daha çal Sam!” diye bağırmaktan başka bir şey yapmamıştı. Sarhoştu. Bu onun için yeterliydi. Devamı…
Birçok oyuncunun, birçok tiyatrocunun röportajını okudum bugüne kadar… Çoğunun tiyatroculuğa merak salmasında hep benzer şeyler vardı… Birçoğu bir tiyatro oyununu izledikten sonra başlamışlardı oyunculuk maceralarına…
Devamı…
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
Kaderimle bir türlü kesişmeyen kaderine siyahlar giydirmişken; siyahı sevdiğini bilseydim, damatırdım bütün hüzünlerimi.
Yokluğunun sitemkârı karanlık uykusuzluğumun üstüne, gece denen örtüyü çekerken, bilsem ki en sevdiğin renk siyahtır, sitemini sustururdum uykularımın.
Siyahı sevdiğini bilseydim, sevdamın hasar raporunu siyah kalemle düşmezdim beyaz sayfalara. Aşk ilminin, nice ilimlerden üstün olduğunu fehmettiğim günden beri, yârin sevdiğini bilmek ilminin büyüklüğüne de vâkıfım. Bildiğimin kibri değil, bilmediğimi bilmenin mahcubiyetiyle..
Devamı…
Uzun bir zaman sonra yine yazıyorum. Sahi ne kadar oldu yazmayalı? Bir sebebi var mıydı? Hem yazmalı mıydım sanki? Ne fark edecekti? “Yine başladın sorular sormaya” dediğini hissediyorum… Ne sen değiştin ne de ben…
Sondan başlayım istersen. Bu sefer bilinenlerin dışına çıkalım ne dersin? Sınırları aşalım. Yıkalım tabularımızı. Ne varsa açıklayalım. Açıksa da yazalım, günahsa da… En can alıcı sorudan başlayalım; “Mutlu muyuz?” Devamı…
Ve neticede insandır İNSAN olan. … Başkalaştırılmış…
( Bilirim ve bilinir anlatmaz sözcükler kalbe sığdırılmış değerleri. Ve öyle ha deyince biçilmez dostun değeri. Dost sözcüklerin efendisidir kalp sözlüğünde ve o yazar kendine ait cümleleri.)
Ve neticede insandır DOST olan. …Başkalaştırılmış…
Her şey farklıdır. Ve farklı olabilmektir. Dilin, dinin, siyasi kimliğin, dinlediğin müziğin, sevdiğin artistin veyahut tuttuğun takımın… Farklılaştırabildiğin ve farklılaştırabildiği kadar ayrılır diğerinden dostum dediğin. İki ayrı ülke ve iki ayrı ülkenin saat farkları gibidir. Gün önce birine doğar sonra diğerine. Ne zaman doğarsa doğsun aynıdır güneş. Ve aynı ısıtır, aynı aydınlatır ve aynı zamanda kararır.
Devamı…
Yaygın anksiyete bozukluğu’nun temel belirtisi kişinin sürekli aşırı kaygılı olması ve birçok konuda yersiz biçimde kötü bir şey olacağı endişesi (endişeli beklenti) içinde olmasıdır. Yaygın anksiyete bozukluğu olan hastalarda aşırı kaygı ve endişeli beklenti dışında, huzursuzluk, kolay yorulma, yoğunlaşma güçlüğü, kolay parlama, kas gerginliği, uyku bozuklukları da görülmektedir. Kazu’ya göre sık sık anksiyete nöbetlerine yol açan panik bozukluğum vardı. Devamı…
Güçlü olmak yakışır ya er kişiye, güçlü olmanın arz-ı endam ettiği o güzel halde, ben de umutlanmalardayım biraz biraz yeşillenmeğe.
Nedenler bazen gereksiz, bazen de geç kalmış olduklarından önemsiz bu sıra. Ama illa bi neden aranıyorsa toparlanma ve “eski” yeni halime, o halde uzanıverelim beni çok iyi tanıyan o insanların yakından bildikleri, beni anlatan şiire:
Devamı…
Hepimiz değişiyoruz. Günden güne. İçimizde aynı hissetiğimiz şeyler aynı kalmıyor, sürekli değişiyor. Farkına bile varmıyoruz, ama algımız değişiyor. İnsanlara, eşyalara bakış açımız değişiyor. Küçükken sevdiğimiz yemeği bugün sevmiyoruz, beğendiğimiz bir filmin aslında ne kadar kötü olduğunu fark ediyoruz. Aynı kalmıyoruz, değişiyoruz. Ama bu güzel şehirde değişmeyen tek şey insanlarla olan ilişkilerimiz. Devamı…
Acılarımla sevgilerimin bileşkesinden çıktım yola,
her kapı aralığından
beni bekleyen bi gülümsemeyi
anlattım şarkılarımda.
Gidişlerin bi erteleyiş olduğunu
küçük yaşta öğrenmiştim
teberşirle resimler çizip anlattığım duvarlarımda. Devamı…
Ne gelen var ne de giden,
Pencere camı soğukluğuyla oturduğum sandalye. Gücüme destek, bir umudum var birde pencere kuşları… Uzun zaman, saniyeler canımı acıtan, bıçak gibi her geçen. Ne gelen var nede giden. Yol uzun yol sisli gözüm bulanık. Bedenim yorgun düşmüş, pencere camı üşütmüyor artık. Gözlerim dolup dolup taşıyor, onlarda bitti artık. Hiç uyumuyorum, ağaçlar arasında seni arıyor gözlerim. Ne gelen var ne de giden, Unutulmuşluk düşüncesi canımı yakıyor. Sesler kulağımda bir senfoni gibi çalıyor. Yüreğim bir mutsuz funk gibi, onlarda ağlıyor. Ne gelen var ne de giden. Gidenler çoktan döndü diyorum. Karşı komşu tatilden döndü. İnsanlar çıktıkları kuytulara geri döndüler. Kuşlar, göçmen kuşlar geri döndüler. Ağaçlar yeniden çiçek açtı. Komşunun askere giden oğlu, Geçen sene nişanlanan şaduman abla, evlendi. Çok zaman geçti, ne gelen var nede giden.Yollar bizim, asfalt bizim, acılar bizim Beklemek erdemdir diyorum. Gözlerim yorgun, gözlerim şaşkın gözlerim bulanık, Yaşlandım canım, sen gittiğinden beri ben hep aynı yerdeyim. Deli diyorlar deli diyor mahallenin çocukları,kimse çocuğunu yaklaştırmıyor yanıma, uzak dur diyorlar, bense hep aynı şeyi tekrarlıyorum, ne gelen var ne de giden. Zamana pek umursamıyorum artık. Devamı…