Nasıl oluyor vakit bir türlü geçmezken
Günler hayatlar geçiyor!
20′li yaşların başlangıcında?..
Önce 18’i bekledim..18 oldum; gördüm ki bir değişim yok ![]()
sonra 20’yi bekledim iyi bir haltmış gibi?Ve şu an 20. yaşıma basmış bulunuyorum.Aynaya baktım da hala bir değişim yok? ![]()
Tek bir fark görünüyor, yaş ilerledikçe dertlerde artıyor.
Ve şu da var ki; son 3 yıldır doğum günümü ilk kutlayan kişi hiç değişmedi..
İnsanın hayatında vefa’lı kişilerinde olması sevindirici.
Tabiki bu vefalı kişiler birden fazla olsa fena olmaz mıydı, olurdu..
Devamı…
“artık ne söylemle süslenme çabasını
çiziktirir elim
ne de iyi bir sevişmenin
yüzeysel kıvrımlarında gezinir tenim
üstelik bile bile
kandığımız psiko-sanal masallardan da
daha gerçeğim
ağır dengesizliğin dişleriyle
ısırdım ruhumu
ama korkmayınız
gamzelere saklanan gülüşler
masumiyeti gösteriyor hala !”
Devamı…
Hasta olacağını bile bile, hatta belki de hasta olmasına rağmen, boğazı ağrısa da; onun ağrısından gece gündüz şikayetçi olsa da, üstelik gece gündüz rahat bırakmasa da bu boğaz ağrısı onu; adeta inadına inadına, gayet bozuk bir ruh haliyle; sonbaharın ilk günlerinde ruhunda hala yaz mevsimini taşıyan bir genci çeken o dayanılmaz soğuk su içme isteği kadar dayanılmaz buluyorum seni!
“Kırmızı bir kapı görüyorum ve siyaha boyamak istiyorum.
Renk yok artık dünyamda her şey siyah….”
Öldürüldüğü gün dün gibi aklımda… Nasıl unutulabilir ki? Sorarım sizlere, unutabildiniz mi siz onu? Unutabilir misiniz; yerde yatan, ayakkabısının altı delik olan adamı? Hepimiz unutacağız aslında, çoğumuz unuttuğumuzu bilmeden hem de… Güzel ülkemin en büyük hastalığı unutmak… Unutmak da değil, çok çabuk unutmak! Oysa şu dünyada sadece geçmişini, başından geçen olayları hatırlayarak eline çok büyük bir gücü alabilecek tek ülkedir bu güzelim ülke… Bize yıllarca anlatılanlar, hep bu ülkenin çok geniş bir tarihe, çok şanlı bir tarihe sahip olduğuydu. Bu toprakların kahramanlık öyküleriyle büyüdük… Her fırsatta öğretmenlerimiz başta olmak üzere, yakın çevremizden az buçuk tarih bilgisine sahip olan herkes bize bu toprakların şanlı öykülerini anlatıp durdular. Kulaklarıma bakın, sıra sıra inciler halinde dizilmiş bir dolu ‘küpe’m var benim, ve bir çoğumuzun… Ve bizden öncekilerin de aslında… Devamı…
Hep açgözlülüğüm yüzünden yitirdim yazamadığım o en güzel şiirlerimi; birini bitirmeden diğerine koştum her zaman… Bulutlara çizdiğim hiçbir kadını tanımıyordum, görmemiştim de daha önce hiçbir defa!… Üzerinde hayat belirtisi olan yeşil kalemimi sevdiğim bir arkadaşıma değil de, hiç sevmediğim bir arkadaşıma verdiğimde kaybettim. Ama tam en güzel şiirlerimi yazarken arama girenler hep en sevdiğim arkadaşlarımdı… Ve ben en çok onlardan nefret ettim. Onlardan nefret ettiğim kadar sevebildim adını ‘hayat’ koyduğum yeşil kalemimi kaybeden arkadaşımı… Bu sevmelerin yüzdesiniyse hiçbir edebiyat formülüyle hesaplayamadım, matematikle kimyamız uyuşmadı! Devamı…
2 Mart /
Renkli bir Eskişehir yolculuğu…
Günün sonunda büyük bir karanlık çöreklendi üzerime.
5 Mart /
S.’nin okumam için verdiği Elif Şafak’ın “Siyah Süt” isimli kitabını bitirdim.
Niçin okudum bu kitabı diye kendi kendime soruyorum. Bana ne kattı bu kitap? Devamı…
Sabah daha güneş doğmamışken uyandım. Günlerdir uykusuzdum oysa. Nedenini anlamadım.Ardı ardına yaktığım sigaralardan sonra önümde laptopta gezinmeye başladım.Kendi arşivime göz attım sonra. Ne gariptir sabah sabah türkü dinlemeye başladım. Bu ben miydim? Bi anlam veremedim.
Hepimiz değişiyoruz. Günden güne. İçimizde aynı hissetiğimiz şeyler aynı kalmıyor, sürekli değişiyor. Farkına bile varmıyoruz, ama algımız değişiyor. İnsanlara, eşyalara bakış açımız değişiyor. Küçükken sevdiğimiz yemeği bugün sevmiyoruz, beğendiğimiz bir filmin aslında ne kadar kötü olduğunu fark ediyoruz. Aynı kalmıyoruz, değişiyoruz. Ama bu güzel şehirde değişmeyen tek şey insanlarla olan ilişkilerimiz. Devamı…
Bir barda tek başına oturan adam aslında yalnız adam değil demişti üstat; aslında içmek için yoldaş arayan adam yalnızdır. İçmek için yoldaş aradım yine, bulamadım. Yine. Yine de birileriyle mesajlaşıp ekildiğimi haber veriyorum. Hey, millet. Duyun beni, ekildim. Yine. Yalnız başıma içiyorum bu 70lik bulunmayan mekanda. 50lik var, 33lük var, miller ve mariachi de var eğer istersen. İstemiyorum. Bi 50lik ver. Ekildim, beni duydun mu? Ben ekildim. Efendim? Ah tabi. Sana ne ki bundan? İşe yaramaz, bomboş, dibine kadar boş, yapayalnız, ölürken bile yalnız olduğum duygusundan kurtulmak için içiyorum. O his, sonrasında gelen boşluk, uçma hissi. Dönen dünya. ,inerken ve çıkarken… seninle aşağıda görüşürüz bebeğim. Seni göreceğim ama şimdi yaratıcımı görmem gerek. Şimdi çıkma zamanı. Atlıkanrıca değil bu, kamikaze belki. Şimdi yükselme vakti. ‘yazık sanaaa’ ya yazık bana. Yazık bana ki hayatımı harcıyorum. Bozukluklarım cebimde şıkırdarken yan masadaki genç yönetmen adayının kız arkadaşına attırdığı aşkla ilgili tiradı dinliyorum. Ama tirat çok duygusuz, Shaekespeare değil. Sevişebilirken burada oturmuş bira, sigara ve hiçlik duygusundan muzdarip boğulma hissimde boğuluyorum. İnsan istemediği bi ilişkiyi yaşamaz diyor amatör yönetmen. Tamam diyorum içimden. Devamı…