Birçok oyuncunun, birçok tiyatrocunun röportajını okudum bugüne kadar… Çoğunun tiyatroculuğa merak salmasında hep benzer şeyler vardı… Birçoğu bir tiyatro oyununu izledikten sonra başlamışlardı oyunculuk maceralarına…
İnanın böyle bir becerim olsa, azıcık da cesaretim olsa geçen gece izlediğim oyundan sonra oyuncu olmayı ciddi ciddi düşünecektim… Oyunun adı Uçurtmanın Kuyruğu… Merhum, büyük usta Savaş Dinçel yazmış… Bu güzide oyunu Adana’da, Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosunda Caner Cindoruk ve Necip Memili sahneledi… Öyle de güzel oynadılar ki, hani hayran kalmamak gerçekten zor işti… Şöyle bir konusu var oyunun: Baba baskısıyla ‘‘büyümüş’’ bir ‘‘adam’’dır kahramanımız… Daha küçük yaşta takım elbise giydirilmiş, terzi de takım elbisesi biçilir, üstünde denenirken babasına ve terziye küfür etmek isteyen ama korkusundan onu bile tam olarak yapamayan, oyunlar oynaması, çocuk gibi davranması babası tarafından yasaklanmış, bilye oynamasını bilmeyen, hiç kız arkadaşı olmayan, utancından hiçbir kıza bakamayan, iki tane çıplak kadın fotoğrafıyla kendi kendine gerçekçi hayaller kurarak kendini tatmin eden bir ‘‘adam’’…
‘‘Gerçekçi hayal mi olur kardeşim, hayal hayaldir işte! Zaten gerçek olmamasıdır onun adının ‘hayal’ olması…’’diyebilirsiniz… Ama inanın ‘‘gerçekçi hayal’’ diye bir şey var… Ben ve oyundaki kahraman gibiler hayali de psikopatça kuruyorlar… Misal, başka bir erkek o iki kadın üzerine hayaller kurarken tamamen kendini tatmin etmeye yönelik hayaller kurar… Ancak kahramanımızın hayalindeki kadınlardan biri dansöz olmak istediği için, diğeri ‘artist’ olmak istediği için onu terk ediyor… Fotoğraflardaki kadınlar onu terk ediyor… Ve kahramanımız onların acısını bile çekiyor… Babası öldükten sonra intihar etmeye karar veriyor ve intihar mektubu yazıyorken diğer kişiliğinin gelmesiyle çocukluğuyla, gençliğiyle ve en önemlisi babasıyla yüzleşiyor… Ve oyunun sonunda farklı bir kişiliğe bürünüyor… Olmak istediği kendisi oluyor… Takım elbisesini çıkarıp, diğer kişiliğinin giydiği blue jean, deri mont ve tişörtü giyiyor… Gerçekten mutlaka izlenilmesi gereken çok güzel bir oyun… Fakat tuhaftır ki şöyle bir yönü de var oyunun… Birilerine ‘‘Dün bi’ oyuna gittim. Tanrım, harikaydı!’’ diye anlatmaya başlayınca karşınızdakinin ‘‘Konusu neydi?’’ diye sorması üzerine gerçekten zor anlar yaşıyorsunuz… ‘‘Iıı… Şey… Şimdi bi’ adam var… Adamın babası var… Ah ulan ah! O babası varya… İşte çocuk çocukluğunu yaşayamıyor… İşte böyle bir şey… Biraz şizofrence bir şey sanki…’’ diyerek şizofreninin tanımını da yanlış kullanmış olabiliyorsunuz, oyunu da anlatamamanız karşınızdakinin size ‘‘mal’’ gözüyle bakmasına sebep olabiliyor… Çünkü gerçekten anlatılması zor, sadece izlenesi bir oyun… Ben bile bu yazıyı yazarken sağ olsun internet aleminden hayli yardım aldım…
Bakın, gene unutuyordum az kalsın… Tarih atıp bitirecektim yazıyı ki, aklıma geldi… Kahramanımız intihar mektubunun sonunda o mektubu kimin okuyacağını bilmediği için şöyle bir veda cümlesi kuruyor ve beni mest ediyordu: ‘‘Her kimseniz, hoşçakalın…’’
Ey bu yazıyı okuyan… Blogumdan çıkarken kulakların çınlasın, hisset bunu, ben söylüyormuşum gibi…
‘‘Her kimseniz, hoşçakalın…’’
31 Ekim 2009
| Yazar : Harun Kapan - Toplam : 96 Kez Okundu -